Sodom ve Gomora’nın Günahı

Bu bölüm Yaratılış 19’a dayanmaktadır.

Sodom’un içinde bulunduğu Ürdün vadisi, Rab’bin bahçesi gibiydi (Yaratılış 13:10); güzel ve verimliydi. Tarlalar bol ekinlerle doluydu. Tepelerde hayvan sürüleri kaynıyordu. Gururlu kentte sanat ve ticaret üst düzeydi. Doğunun zenginlikleri sarayları süslüyor, kervanlar pazarlara değerli mallar taşıyordu. Biraz düşünerek ve emek vererek, yaşamın her gereği karşılanabilirdi.

Kıtlık ve kederle yoğrulmamış yürekler, boşluk ve zenginlikle katılaşmıştı. İnsanlar kendilerini cinsel zevklere vermişlerdi. “‘Kız kardeşin Sodom’un günahı şuydu: Kendisi de kızları da gururluydu, ekmeğe doymuşlardı, umursamazlardı. Düşküne, yoksula yardım elini uzatmadılar. Kendilerini beğenmişlerdi. Önümde iğrenç şeyler yaptılar. Bu nedenle, gördüğün gibi onları önümden süpürüp attım” (Hezekiel 16:49,50).

Şeytan insanlara, boş kaldıklarında yaklaştığı zaman en büyük başarılarını elde eder.

Sodom’da alemler, şölenler ve sarhoşluk vardı. En kötü tutkular sınır tanımıyordu. İnsanlar Tanrı’ya ve O’nun yasasına açıkça meydan okuyarak zorbalık ediyordu. Tufan’dan önceki dünyanın nasıl yok olduğunu bildikleri halde, aynı kötülük çizgisinde devam ediyorlardı.

Lut Sodom’a taşındığı zaman bu bozulma henüz doruğa ulaşmamıştı. Tanrı merhametli davranarak ışığının ahlaksal karanlığı aydınlatmasına fırsat tanıdı. İbrahim Sodom halkına yabancı değildi. Üstün kuvvetler üzerindeki zaferi şaşkınlık ve hayranlıkla karşılanmıştı. Tanrısal bir gücün İbrahim’e başarı kazandırdığı mutlaktı. İbrahim’in soylu ve bencil olmayan karakteri, Sodom’un kendi çıkarları peşinde koşan halkına çok yabancıydı. Bu karakter, İbrahim’in inancına daha da saygınlık kazandırıyordu. Tanrı bir bakıma bu yolla Sodom halkına sesleniyordu. Ama onlar, önceden de olduğu gibi gerçeğin ışığını reddettiler.

Artık Sodom’un son gecesi yaklaşıyordu. Halk bunu algılayamıyordu. Meleklerin yıkım görevi yaklaşırken, insanların tek düşündüğü zevk ve sefaydı. Son günün görünüşte diğerlerinden hiçbir farkı yoktu. Eşsiz güzellikteki kırlar batan güneşin ışıklarıyla bezenmişti. Zevk peşindeki kalabalıklar, oradan oraya gezmeye devam ediyordu. 

Alacakaranlıkta, iki yabancı kent kapısından girdiler. Kimse bu yolcuların tanrısal yargının yüce habercileri olduğunu bilemezdi. Düşüncesiz kalabalıklar, bu göksel varlıklara karşı o gece takındıkları tavrın kentin suç oranını doruğa çıkaracağını bilemezlerdi.

...